Mustafa's profileWindows Live alanıPhotosBlogListsMore ![]() | Help |
Windows Live alanıSiz ne örs olmak zorundasınız, ne de çekiç: Ne Kemalist, ne liberal; ne numaralı cumhuriyetçi muhafazakâr bilmemne... Abdestiniz vardı zaten; tazeleseniz iyi olmaz mıydı? Vakit dar, anlıyorum; hani "nûrun âlâ nûr" derler ya... Zaten kaç dakika kaldı ki? |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
June 30 Karamanoğlu Mehmet Bey´i ArıyorumKaramanoğlu Mehmet Bey´i arıyorum, göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı? Türkçe olmayan isimlere, gördüklerine, duyduklarına üzüleniniz var mı? olduğuna şaşıranınız var mı? olduğuna kananınız var mı? olduğuna güleniniz var mı? diye gezeniniz var mı? ...diye koklayanınız var mı? "Karamanoğlu Mehmet Bey´i Arıyorum. Göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı?" March 31 HEİNRİCH HEİNE - [SİLEZYALI] DOKUMACILAR (1844)Karanlık gözlerinde yaş yok. Tezgâh başındalar Önlerinde kumaş yok... Gıcırdıyor dişleri:
- Sana kefen dokuyoruz... Sana tezgâhımızda üçüzlü beddua dokuyoruz Dokuyor, dokuyoruz... Lânet olsun önünde diz çöküp yalvarılan puta,
Kışın soğuklarında ve zalim pençesinde açlığın Boşuna bekledik, boşuna umduk, O bizi aldattı, bizi oyaladı... Dokuyor, dokuyoruz...
-Lânet sana ey kıral, Sefaletimiz karşısında taş kesilen Ve son santime kadar soyup bizi Köpekler gibi kurşuna dizdiren Zenginlerin kıralı! Lânet sana! Dokuyor, dokuyoruz...
-Lânet sana yalancı... Toprağında yalnız alçaklık ve soysuzluk yükselmede, Ve çiçeklerin çabucak solup, Her güzel şey kemrilip dişleriyle kurtların Bozulup çürümede. Dokuyor, dokuyoruz...
Tezgâh çatırdıyor, mekik uçuyor, Onlar dokuyor, gece gündüz... - Senin kefenindir dokuduğumuz... Sana tezgâhımızda Üçüzlü beddua ile dokuyoruz... Dokuyor, dokuyoruz...
CEMİL MERİÇ March 07 islamda aile muesseseiAile, karı-koca ve çocuklardan meydana gelen ve yaratılıştan gelen bağlar üzerine kurulan küçük bir sosyal topluluktur. Tüm insanlar ilk olarak ailede dünyaya gözlerini açarlar. Dolayısıyla aile insanın ilk kültür ocağı, ilkokulu, ilk sevgi kaynağı ve ilk dostlarını tanıdığı bir yuvadır. Ailenin kurulabilmesi için gerekli olan şartlardan; yaş, olgunluk, aklî yeterlilik gibi hususlar islam tarafından düzenlenmiştir. Sağlıklı ve ideal bir ailenin kurulabilmesi için bireylerin din-kültür, gelenek-görenek, ahlakî değerler ve höşgörü gibi alanlarda, birliktelik saglayacak, anlayış ve degerlendirme temeline sahip bulunması önemlidir. Öğretim ve eğitimin başladığı ilk ve ömür boyu devam ettiği tek müessese olan ailede huzur, emniyet ve mutluluğun birinci şartı eşler arasındaki uyum ve anlayıştır. İslam Peygamberi (s.a.v), yukarıda aile kurulması için saymış oldugumuz kriterleri ısrarla vurgulamış ve kendi de bu kriterler üzeründen bir aile inşa etmiş, bunun doğal sonucu olarak ailesi uzun ömürlü, huzurlu, aile bireyleri de mutlu olduğu gibi ayrıca ailesi takdîr edilen, heryönüyle de tarihe “örnek aile” olarak geçen bir aile olmuştur.
Ailenin ismi hâne-i saâdet olarak tarihe geçmiştir. Hâne-i saâdet; mutlu yuva, bireylerinin sağlıklı iletişime sahip olduğu huzurlu aile demktir. Toplumlar ailelerden meydana geldiği için toplumun mutlu ve huzurlu olması ailelerin mutlu ve huzurlu olmasına bağlıdır. Başta Efendimiz sallellahu aleyhi ve sellem ve eşi Hz. Hatice, kendi ailelerinde dünyaya örnek teşkil eden bir aile hayatı yaşamışlar, aralarında yaş farkı olmasına ragmen, yüzyıllar sonra dahi bakılıp örnek alınacak bir birliktelik yaşamışlardır.
Ne aile, bir çocuk yapma fabrikasıdır ne evlenmek evcilik oynamak gibi birşeydir. O, toplumun en önemli bir parçası ve milletin de en küçül yapıtaşıdır. Dolayısıyla da o, ne bir kuluçka makinesi, ne de bedensel arzuların tatmin vasıtasıdır. O, kutsal bir müessesedir. Kutsiyetin en belirgin çizgisi de nikahtır. Aile kurumu nikâhla başlamaktadır. Nikâh kelimesi, sözlükte “sözleşme” anlamına gelmektedir. Nikahsız birbirine haram olan kadın ve erkek, bu akitle birbirlerine helâl olurlar. Belli prensipler çerçevesinde, meşrû bir akitle çiftlerin bir araya gelmesine nikah denir. Bunedenle nikah hedefi, gayesi belli bir anlaşmadır. İnsan neslinin devamı ve muhafazası, toplumu meydana getiren ve toplumun temel taşı olan aile müessesesinin kurulması, evlilikle mümkün olur. İslam dini aile yuvasını sağlam temellere oturtmak, faziletli nesiller yetişmesine zemin hazırlamak için meşru ölçüler içinde evlenmeyi hem emretmiş, hem de bir takım müeyyidelerle onu cazip hale getirmiştir. Hz. Peygamberimiz (s.a.v ) “Nikâh benim sünnetimdir. Sünnetimi terk eden benden değildir. Evleniniz, çünkü ben sizin çokluğunuzla diğer ümmetlere övüneceğim...” diyerek evlenip yuva kurmayı teşvik etmiş ve ayrıca “Evleniniz, boşanmayınız zira Allah katında en sevimsiz helal boşanmaktır” ifadesiyle de aile kurumunun önemini belirtmekle beraber, boşanmakla ortaya çıkabilecek sorunları da engellemek istemiştir . Yüce kitabımız Kur'an ı Kerim’de Cenab-ı Allah, çeşitli sûre ve ayetlerde, aile birligin kurulmasının en belirgin kuralı olan anlaşmayı, karşılklı rızayı yani nikah akdini emretmiştir. Kurulan bir ailenin bozulmasına, yıpratılmasına kesinlikle musade edilmemiş; hatta buna sebeb olacak bütün yollar kapatılşmıstır. Mesela; lüks , israf , açıklık, baskı-zorlama ve zina kesinlikle yasaklanmıstır.
Bu bilgilerin ışıgında anlıyoruz ki; Bir millet ve bir toplumun mükemmeliyeti onu uloşturan aileden, eşlerin el ele verip kurdukları yuvadan başlar. Hatta kusursuz bir eğitim ve terbiye yöntemi istenilen güzelliklerde insan yetiştirmede çok önemli olsa da, yuvada verilen ve alınan terbiyenin yerini asla alamaz. insanoğlunu hem dünya hem ahiret için birey ve toplum olarak sağlıklı , uzun ömürlü, her türlü sıkıntıya birlikte dayanabilecek bu toplumun toplumun en küçük birimi olan aileyi kurmak ve devam ettirmek islam kuralları içersinde oldugu müddetce daha kolay olacaktir.
****************************
Kardeşimin kompozisyon ödevi.. Arzu Sultan'a teşekkürler.... :))
February 26 Edebiyat Ödülü ve Onurlu DuruşJean Paul Sartre, 1964 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandığında, ‘ben ödülümü yazarken aldım’ deyip Akademi’nin elini havada bırakmıştı.
Pek çokları buna şaşırmış olmalıydı; ama ortada bir gerçek vardı, Sartre ödülü reddetmişti. Şöyle açıklıyordu reddetme gerekçesini:
“Ben eserimi yaratırken yeterince ödül aldım. Bir Nobel ödülü buna bir şey katmaz, tam aksine beni aşağıya çeker. Nobel ödülü, tanınma peşinde olan amatörler için güzeldir. Ben yaşlıyım ve yeterince keyif yaşadım. Yaptığım her şeyi severek yaptım. En büyük ödül zaten buydu. Başka da bir ödül istemiyorum. Çünkü almış olduğum ödülden daha güzel bir şey olamaz.”
Nasıl? November 04 Medeneyietlerin Ölümü IIMedeniyetler iki sütun üzerinde yükselir: Süngü ve açlik. Dolandiricilarla namussuzlarin gönlüne göre bir düzen. Hâkim-i mutlak: Para.
Salnâmeleri kanla yazili medeniyetin, munasebetleri yalan uzerine muesses: Yalan, kin ve kalleslik. Medeni insan ictimâi bir yilandir, nezaket ve terbiye icabi yalanci olmak zorunda.
Medeniyet, masallarla beslenir. Siir ile nesir fazilet ve mutlulugu terennüm etmeli. Oysa medeniyette adet boğazlaşmaktir, bir nas ugruna boğazlaşmak. Hemde manasini ve ne ise yaradiğini anlamadan. Delil mi istersiniz? Insan haklari ve hurriyetleri icin yapilan katliamlar ortada.
Madeniyet üçkağıtçilara saraylar yaptirir, dâhilere kümes.
FOURiER Düşün AdıBir sonbahar gecesi, mürid uykusundan sıkıntıyla uyanır. O sırada başucunda oturmakta olan ustası sorar: - Bir kâbus mu gördün?
- Hayır! - Kötü bir rüya mı gördün? Yine “Hayır!” diye cevap verir genç mürid, gözleri yaşlı bir hâlde: - Bilâkis çok güzel bir rüya gördüm. - Peki o hâlde niçin bu kadar üzgünsün? - Efendim, ben gerçekleşemeyecek denli güzel bir rüya gördüm! Bu diyalog, Güney Koreli yönetmen Kim Ji-Woon'un, Türkçe'ye “Acı Tatlı Hayat” diye çevrilen “A Bittersweet Life” (2005) adlı filminin finaline iliştirilmiş bir Uzak-Doğu menkıbesi. Usta'nın cevabı yok. Çünkü yönetmenin amacı bakımından, genç müridin inkisarına hikâyenin ancak bu kadarıyla bir gerekçe bulunmuş oluyor. Ulaşılamayacak olanı arzulamak. Ulaşılamayacak olana doğru koşmak, kanatlanmak. Aşık olmak kısacası. Tutulamayacak olanı tutmaya çalışmak. Tutamamak. Sadece tutulmak. Ve dahî tutuklanmak. Bile isteye. Bile bile. Bedelini göze alarak. Seve seve. Burada garipsenecek ne var? October 31 Amy Lee - Good EnoughUnder your spell again.
I can't say no to you. Crave my heart and it's bleeding in your hand. I can't say no to you. Shouldn't let you torture me so sweetly.
Now I can't let go of this dream. I can't breathe but I feel... Good enough,
I feel good enough for you. Drink up sweet decadence.
I can't say no to you, And I've completely lost myself, and I don't mind. I can't say no to you. Shouldn't let you conquer me completely.
Now I can't let go of this dream. Can't believe that I feel... Good enough,
I feel good enough. It's been such a long time coming, but I feel good. And I'm still waiting for the rain to fall.
Pour real life down on me. 'Cause I can't hold on to anything this good enough. Am I good enough for you to love me too? So take care what you ask of me, 'cause I can't say no. October 09 Odullen-dirildiniz...?!..1960 yılından bu yana Nobel Edebiyat Ödülünü kazanan yazarların listesi: * 2007: Doris Lessing, İngiltere * 2006: Orhan Pamuk, Türkiye * 2005: Harold Pinter, İngiltere * 2004: Elfriede Jelinek, Avusturya * 2003: J.M. Coetzee, Güney Afrika * 2002: Imre Kertesz, Macaristan * 2001: V.S. Naipaul, Trinidad doğumlu İngiliz * 2000: Gao Xingjian, Çin doğumlu Fransız * 1999: Günter Grass, Almanya * 1998: Jose Saramago, Portekiz * 1997: Dario Fo, İtalya * 1996: Wislawa Szymborska, Polonya * 1995: Seamus Heaney, İrlanda * 1994: Kenzaburo Oe, Japonya * 1993: Toni Morrison, ABD * 1992: Derek Walcott, St. Lucia * 1991: Nadine Gordimer, Güney Afrika * 1990: Octavio Paz, Meksika * 1989: Camilo Jose Cela, İspanya * 1988: Necip Mahfuz, Mısır * 1987: Joseph Brodsky, Rusya doğumlu Amerikalı * 1986: Wole Soyinka, Nijerya * 1985: Claude Simon, Fransa * 1984: Jaroslav Seifert, Çekoslovakya * 1983: William Golding, İngiltere * 1982: Gabriel Garcia Marquez, Kolombiya * 1981: Elias Canetti, Bulgaristan doğumlu İngiliz * 1980: Çeslav Miloş, Polonya doğumlu Amerikalı * 1979: Odysseus Elytis, Yunanistan * 1978: Isaac Bashevis Singer, Polonya doğumlu Amerikalı * 1977: Vicente Aleixandre, İspanya * 1976: Saul Bellow, Kanada doğumlu Amerikalı * 1975: Eugenio Montale, İtalya * 1974: Eyvind Johnson ve Harry Martinson, İsveç * 1973: Patrick White, İngiltere doğumlu Avustralyalı * 1972: Heinrich Boell, (Batı) Almanya * 1971: Pablo Neruda, Şili * 1970: Aleksandır Soljenitsin, Rusya * 1969: Samuel Beckett, İrlanda * 1968: Yasunari Kawabata, Japonya * 1967: Miguel A. Asturias, Guatemala * 1966: Shmuel Y. Agnon, Polonya doğumlu İsrailli ve Nelly Sachs, Almanya doğumlu İsveçli * 1965: Mihail Şolohov, Rusya * 1964: Jean-Paul Sartre, Fransa (ödülü reddetti) * 1963: Yorgo Seferis, Yunanistan * 1962: John Steinbeck, ABD * 1961: İvo Andriç, Yugoslavya * 1960: Saint-John Perse, Fransa October 04 Arıyorum...EZAN .... Din, benim gibi mahcup bir sevgiyle uzaktan bakanlara bile huzur verici, insana hem yalnızlığını hem sonsuzluğunu anlatan bir tesirle dokunuyor yaklaştığınızda. Çok sık olmasa da bazen geceleyin camiye giderim. Işıklarının çoğu sönmüş, kandil misali birkaç lambayla aydınlanmış o büyük kubbenin altında yalnız başıma otururum. Öyle otururum. .....
September 14 Truth ALLAH, Brahma, Jehovah, Buddha, Ahuramazda, Shiva...
What's in a name?
A way to identify the same, Geography, language is mainly to blame. Your glory is such,
Man asks for too much. Meditation or one pointed concentration is the key ,
But who says there is no fee? Day to dawn makes no sense,
What does? we call nonsense. Who am I and why am I here?
Has just become my greatest fear. Is justice to be done with the strength in my hands?
Or by sweet words maybe written in the sand? When will you set me free?
So that I can be with thee. How am I to live in bliss?
When I stop myself from giving all a kiss. Why do I write I do not know? It is only ink on paper to show. August 26 Ey insan sen ne alemsin.."(Ve tez'umu enneke cismun sagîrun,Ve fike'n-tave'l-âlemu'l-ekber)
Sen kendini küçük bir cisim sanırsın halbu ki Alem-i Ekbersin
Hz.Ali "Yıldızları süpürürsün,farkında olmadan, Güneş kucağındadır,bilemezsin.
Bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür,
Ciğerinde kuruludur orkestra duymazsın,
Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun,
anlamazsın, Uçar gider, koşsan da tutamazsın.. "
William Shakespeare "insan, şu âlem-i kebîrin bir misâl-i musağğarıdır.
Ve Fâtiha-i Şerîfe şu Kur'ân-ı Azîmüşşânın bir timsâl-i münevveridir.
Namaz dahi, bütün ibâdâtın envâını şâmil bir fihriste-i nurâniyedir.
Ve bütün esnâf-ı mahlûkatın elvân-ı ibâdetlerine işaret eden bir harita-i kudsiyedir."
Said Nursî ******************************
Insan
Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen, "Muhakkar bir vücûdum!" dersin ey insan, fakat bilsen. Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir: Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir: Zeminlerden, semâlardan taşarken feyz-i Rabbânî, Olur kalbin tecellî-zâr-ı nûrâ-nûr-i Yezdânî. Musaggar cirmin amma gâye-i sun'-i İlâhîsin; Bu haysiyyetle pâyânın bulunmaz, bîtenâhîsin! .... Mehmet Akif ...
Biz yine bakalım bizim insana Demek alem insan insan alemmiş Onun için eşraf oldu cihana Demek alem insan insan alemmiş .......... Abdurrahman Tepe August 23 Bir Çığlık...Şark’a bakmaz, Garb’ı bilmez, görgüden yok vâyesi Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermayesi. Mehmet Akif Ersoy Okulun içinde cehâlet kol geziyor, bunu bil, Ezanları duyan yok, annelerin âhı yakar âfâkı Gel birâder gel oturup ağlamak yeter. Korkma sakın, dön bir nazar eyle mâziye, bizler neymişiz. Sen bu ümmetin alın akısın durma sıva kolları, “Susmak evlâdır.” zamanı geçti, susmayacaksın. <<Mustafa Seher>> /...\ <<Tüm Zamanlara>> Felsefe Nedir...?What is Philosophy..?
Mustafa Seher: "Aklı, vehmetmek bataklıgından fehmetme mertebesine çıkartıp, basârı basîrete kalbedebilmektir."
Sokrates: "Felsefe, neleri bilmediğini bilmektir."
Sokrates: "Felsefe, hayati sorgulamaktir ve sorgulanmamış bir hayat, yaşanmaya değmeyen hayattir." Platon: "Doğruyu bulma yolunda, düşünsel (idealist) bir çalışmadır."
Platon(427-347): “Felsefe, sanatların sanatı, ilimlerin ilmi, ruhu karanlıktan aydınlığa çıkaran gerçek varlığa ulaşmanin aracidir.”
Platon: “Felsefe insanın mümkün olduğu ölçüde ilâhi olana (İlah’a) benzemeye çalışmasıdır.”
Aristotales: "İlkeler ya da ilk nedenler bilimidir felsefe." Aristoteles: “Her hangi bir ilintisi olması yönünden hususi nesnelerle hiç uğraşmayıp her birinin bir varlık olması yönünden varlığı inceler.”
Aristoteles: “İnsanlar doğal olarak bilmek isterler.”
Augustinus (354-430): “Dürüst insan, köle olsa da hürdür; kötü insan kral olsa da köledir”
Fârâbî (870-950): “Fazıl şehir,tam sıhhatli bir vücuda benzer ki, bütün organları onu hayat devresinin sonuna kadar korumak hususunda yardımlaşırlar. Felsefe ise bunu saglar.”
Kindî: “Allah’ın eylemlerine benzemeye çalışmaktır."
Kindî: "Arzu ve istekleri öldürüp,erdeme gitmenin bir yolu olan felsefe ahlâklı yaşam yolunda yürümektir."
Ragıp el-İsfehanî: “Felsefe, ilim ve akılla hakka, gerçeğe ulaştıran yolda yürümektir.”
Ihvan-i Safa: “Felsefe, insanın gücü ölçüsünde Tanrı’ya benzemesidir.”
Ihvan-i Safa: “Felsefe; başlangıcı bilimleri sevmek, ortası insanî güç ölçüsünde varlıkların hakikatlerini kavramak, sonu da bilime uygun söz söylemek ve davranışta bulunmaktır.” Epikuros: "Mutlu bir yaşam sağlamak için, tutarlı eylemsel bir sistemdir."
Augustinus: "Felsefe tanrıyı bilmektir ve gerçek felsefeyle, gerçek din özdeştir."
Anselmus: "İnanılanı anlamaya çalışmaktır." Descartes (1596–1650), “Felsefesiz yaşamak gözü kapalı yaşamaktır.”
Karl Jaspers: "Felsefe yapmak, ölmeyi öğrenmektir."
Karl Jaspers: “Felsefe yolda olmaktır.” Abaelardus: "İnanılanın inanılmaya değer olup olmadığını araştırmaktır."
A. Thomas: "Tanrıdır konusu, tanrının tanıtlanmasıdır."
Campanella: "Eleştiridir."
F. Bacon: "Deney ve gözleme dayanan bilimsel veriler üzerinde düşünmektir."
T. Hobbes: "Felsefe yapmak doğru düşünmektir."
Descartes: "Felsefe bir bilimdir ve geometrik yöntemi metafiziğe uygulamak gerekir, felsefeyi kesin bir bilim yapmak için."
Spinoza: "Felsefe, genelleştirilmiş bir matematiktir."
Leibniz: "Gerçekte doğru olanı algılamaktır. Felsefe göklerden yere inerek, beş duyuyla kavranan konularla ilgilenmelidir."
Locke: "Bütün düşüncelerimizin duyumlarımız ile gerçek alemden geldiğini kanıtlamaktır."
Condillac: "Felsefe duyumların bilgisidir."
Hume: "İnsan zihninin mahiyetini incelemektir."
Hüseyin Batuhan: “Felsefe nedir sorusunu elli yıldan fazla bir zamandır kendime sorarım, ama açık seçik, özellikle kısa bir cevap veremediğimi gördüm”
***************************************** ... ve sonuç olarak; felsefe, yaşamın her köşesinde varlığını sürdürmektedir.
Hatta felsefe, yaşamın kendisidir.
August 22 Toplum BilimToplum bilimi, (İngilizce sociology, sosyoloji) toplum ve insanın etkileşimi üzerinde çalışan bir bilimdir. Toplumsal (sosyolojik) araştırmalar sokakta karşılaşan farklı bireyler arasındaki temaslardan küresel sosyal işleyişlere kadar geniş bir alana yayılmıştır. Bu disiplin insanların neden ve nasıl bir toplum içinde düzenli yaşadıkları kadar bireylerin veya birlik, grup ya da kurum üyelerinin nasıl yaşadığına da odaklanmıştır. Toplum bilimi alanında çalışan bir kişiye de toplum bilimci (sosyolog) denir. Bir akademik disiplin olarak toplum bilimi bir sosyal bilim olarak kabul edilmektedir ve 19. Yüzyıl’ın ilk çeyreğinde gelişmiş diğer bilim dalları ile karşılaştırıldığında görece olarak gençtir. Birçok sosyolog bir veya daha fazla uzmanlık alanında veya altdallarında çalışmaktadır. Sociology kelimesi, Yunanca “bilim” anlamına gelen “logy” eki ve Latince’de, genel anlamda insanı işaret eden, üye, arkadaş veya dost anlamındaki, “socius” kelimesinden gelen “socio-” kökünden oluşur. Toplum bilimi geniş çerçeveli bir disiplin olduğu için, profesyonel toplum bilimciler için bile tanımını yapmak güçtür. Bu disiplini tanımlamak için işe yarayan yollardan biri bu disiplini toplumun farklı boyutlarını inceleyen alt dalların oluşturduğu bir küme olarak tanımlamaktır. Örneğin toplumsal sınıflaşma eşitsizliği ve sınıfsal yapıları, demografi nüfusun miktar ve türündeki değişimleri, suç bilimi suç davranışı ve çarpıklıkları, politik toplum bilimi hükümet ve yasaları, ırk toplum bilimi ve cinsiyet toplum bilimi ırk ve cinslerin eşitsizliği kadar ırk ve cinsiyetlerin toplumsal yapılarını inceler. Doğadaki birçok çapraz disiplini içerecek şekilde,yeni toplumsal alt bilim dalları ortaya çıkmaya devam etmektedir-mesela ağ çözümlemesi-. Birçok toplum bilimci akademi dışında yararlı araştırmalar yapmaktadır. Bulguları eğitimcilere, yasa yapıcılara, yöneticilere, yenilik yapmak isteyenlere, iş dünyasının liderlerine ve toplumsal sorunları çözme ve toplumsal politikalar oluşturma konusuyla ilgilenenlere yardımcı olmaktadır. July 28 Kamus namustur...Üstat Cemil Meriç bir yazısında, "Kamus, namustur." der. O her sözünü, her kelimesini bir namus duygusuyla kaleme almış birisidir. Söze hakkını vermek, hazır repliklerin, klişelerin ortada dolaştığı, sözlerin anlamını ve değerini angajmanların belirlediği, Cenap Şahabettin'in dediği gibi, "Beğendikçe alkışlayan havas"ın ortadan çekilip "alkışlandıkça beğenisi artan avam"ın sesinin ve alkışının gür çıktığı bir zamanda geride kalmaya mahkûm bir asil düşünce tavrıdır. Hegemonik söylemin neyin meşru neyin gayrimeşru olduğunu tayin ettiği bir zamanda, sadece meramını anlatmak için değil, düşünce üzerindeki baskısını da kırmak için nasıl kahramanca bir tavırla ortaya atıldığını Meriç okuyucuları iyi bilirler. "Çağdaşlık" gibi neredeyse kutsallık mertebesine yükselmiş, bırakın eleştiriyi, bu manada daha doğmamış düşünceyi bile büyük bir günah olarak cezalandırmak kudretindeki kavramı, "Bu çağdaşlaşma kadar rezil, adi ve katil bir kelime yoktur." diye başlayan uzun bir tiratla "hakettiği şekilde" değerlendirmiş, arkasına saklanan idraki açığa çıkartmıştır. "Çağdaşlaşma mefhumu dünyanın hiçbir dilinde yoktur bizden başka. Biz çağdaşlaşma diye kendimizi idama mahkûm ediyoruz." ifadesiyle asıl yaraya parmak basmıştır. Bilgiyle haysiyetin buluştuğu yer işte burasıdır. Kamusu namus olarak gören kişinin, içi boş kavramların nümayişine göz yumması, bir yalancı şenliğin göz bağcılığı olarak kullanılmasına rıza göstermesi beklenemez. "Dil varlığın evi"yse, dil varlıkla bu kadar ilişkiliyse, dile titizlenmek varlığı saygının bir gereğidir. O derbeder kelimelerden oluşmuş sarhoş yağma alaylarının varlığın şehrini talan etmesine karşı kapıyı bekleyen muhafızdır. Elbette bu titizliği sadece başkalarına karşı değil, en başta kendi yaptığı işte gösterir. Yazılarını kaleme alırken önce kelimelerden başlar, onların tarih içindeki izlerini sürer, bugüne geçmişten neleri telmih ederek ulaştıklarını dile getirir ve bizim gözümüze pek aydınlıkmış gibi görülen kavramların alacakaranlık dünyasını, kültürlerin yağmurunda, karında, rüzgârında, tarihin uzun soluğunda dövüle dövüle şekillenen anlamını hatırlatarak, kendi zamanımızı hakikileştirme yanılsamasına düşmemize mani olur. Hürriyet, kültür, irfan gibi düşünce savaşlarının bu ağır silahlarını bir bir açığa çıkartır. Gür sesCenap Şahabettin'in dediği gibi, bu gün her yanımızı bir hastalık gibi saran "Beğendikçe alkışlayan havas"ın ortadan çekilip "alkışlandıkça beğenisi artan avam"ın sesinin ve alkışının gür çıkmasıdır. July 23 Vifak ve İttifakKişi, mümin kardeşinde kendine yakın olan ve asıl görmesi gereken hususiyetleri göremiyor. Mesela; ondaki imanı, imana ait hususiyetleri görmüyor da daha uzaktaki ve hiç de önemi olmayan kusurları görüyor, onları büyütüyor, daha önemli şeylerin yerine onları koyuyor. Ayrıca, arkadaşında görüp kusur ve hata saydığı şeyler çok defa kendisine göre kusur ve hata oluyor, KitabSünnet kriterlerine göre değil.
Müslümanlar bazen oluyor ki; birbirlerine, bir dönem Müslümanlığın belini büken Karmatîler'e etmedikleri buğzu ediyor, kin güdüyorlar. Halbuki vifak ve ittifak tevfîki ilahîye sebeptir. İrade ile, aynı çizgide olma ve bir saf teşkil etme gayreti yoksa, semanın bereketi ve Allah'ın muvaffak kılması gibi bir nimeti beklemek beyhûdedir. Tevfik isteniyorsa bunun fiili duası ittifaktır. Biz hikmetini anlamasak da muvaffakiyet, vifak ve ittifak sebebine bağlanmıştır.
Bunun elde edilmesi için:
1) Asıl ubudiyet, işlene işlene tabiatın bir parçası haline gelen ubudiyettir. Mümin kardeşlerimizle uyum meselesini de temrinat yapa yapa fıtratımız haline getirmeliyiz. Hatta "kardeşiyle uyum içinde çalışmaya" yemin eden zannediyorum sevaba girer. Yeminini bozarsa altmış gün oruç tutsun, zorlasın kendini. O güzel haslet fıtrat haline gelinceye kadar böyle bir şeyle bağlasın nefsini. Bir koruluğun sık ağaçları gibi, şuursuz iradesiz dalların yaprakların bir arada olmasındansa, irade ile, nefsin içimizdeki ihtilaf temayüllerini bastıra bastıra bir arada yaşamaya ve uyum göstermeye çalışmak yeğlenmelidir. Çünkü, insanın en önemli yanlarından birisi iradesidir.
2) Çevremizle münasebetlerimizde egoist, bencil olmamalıyız. "Herşeyin en iyisini ben bilirim", "Herkes bana uymalı." şeklindeki tavırlar uyumu, vifak ve ittifakı zedeler. Hatta bunlar söylenilmeden hissettirilse dahi zedeler. Böyle anlayışa sahip çok insanlar görürsünüz ki dıştan bakıldığında dâhi gibidir, ülkeler fethedecek gibi durur; ama hiç kimseyle uyum sağlayamadığı için hep havanda su döver. Onun için çevremize karşı duygu, düşünce ve tavırlarımızda dikkatli olmalı; mesela, İlim adına birşeyler okuyar iken dahi, başkasına bir şey anlatma mülahazası ile değil, kendimize nasihat ediliyor edasıyla okumalıyız.
Ayrıca, Allah (cc) bizi güzel arkadaşlarla tanıştırsın diye dua etmek lazım ve bu nimetin kadrini bilmek gerekir. Eğer bu nimet bilinmez ve şükrü eda edilmezse nankörlük olur, küfranı nimet olur.
***
Başkalarının ayıbını örtmek sizin en büyük ibadetlerinizden daha büyük olabilir. May 20 Umudun zaferi..."Rûhum benim oldukça bu îmanla berâber
Üç yüz sene, dörtyüz sene, beş yüz sene bekler." (Malta-Süleyman Nazif) SÜLEYMAN NÂZİF'E
İslâm'ı, evet, tefrikalar kastı, kavurdu;
Kardeş, bilerek, bilmeyerek, kardedişi vurdu. Cân gitti, vatan gitti, bıçak dîne dayandı; Lâkin, o zaman silkinerek birden uyandı. Bir gör ki: Bugün can da onun, kan da onundur; Dünyâ da onun, din de onun, şân da onundur. Bin parça olan vahdeti bağlarken uhuvvet,
Görsen, ezelî rabıta bir buldu ki kuvvet: Saldırsa da kırk Ehl-i Salîb ordusu, kol kol, Dörtyüz bukadar milyon esir olmaz, emin ol. *** Ankara - Tâceddin Dergâhı 15 Nisan 1337 (1921) May 10 usule dair...Rüzgâr bir gün Güneş'e, kendisinin ondan daha güçlü olduğunu ileri sürdü ve bu savını kolaylıkla kanıtlayabileceğini söyledi. "Şuradaki yaşlı adamı görüyor musun?" dedi."Kuvvetlice estiğimde onun sırtındaki paltoyu, senden daha çabuk söküp, alabilirim."Güneş, rüzgârın bu sözlerini duyunca onunla yarışa girmeyi kabul etti ve bir bulutun arkasına çekilerek, rüzgârın yapacaklarını seyretmeye hazırlandı. Meydanın kendisine kaldığını gören rüzgâr, bir fırtına gücüyle esmeye başladı. Fakat şiddetini arttırdıkça, yaşlı adam da paltosuna o kadar daha sıkı sarıldı. Rüzgâr, bu işi başaramayacağını anlayınca yarışı bırakmak zorunda kaldı. Onun tüm yaptıklarını bulutun arkasından izleyen Güneş, rüzgârın yarıştan vazgeçmesi üzerine bulutun arkasından sıyrıldı ve büyük bir sevecenlikle yaşlı adama bakarak, ona tüm içtenliğiyle sımsıcak bir biçimde gülümsemeye başladı.
Güneş'in sıcaklığını giderek arttırması karşısında yaşlı adamın yüzünde bir rahatlama ifadesi belirdi. Sırtından paltosunu çıkardı ve arkasındaki tümseğe yaslanarak, Güneş'in karşısında keyifle uzandı. Güneş, daha güçlü olduğunun bu kanıtı karşısında rüzgâra bir de şu öğütte bulundu :
"Dostluk ve kibarlık, her yerde ve her zaman kabalık ve zorbalıktan daha güçlüdür." May 03 Suç unsuru...Kırmızı ışıkta geçmek suçtur, ama günah değildir. Böyledir, çünkü kırmızı ışıkta durmak zorunludur, ve fakat sevap değildir.
********** Hukuken olmasa bile, yaptığını dinen meşru bulan kişiler doğal olarak vicdanlarında bir çatışma yaşamazlar. Ortada bir üst-ben (süper ego) baskısı da olmaz. Dolayısıyla psikolojik açıdan suçluluk ızdırabı duymazlar. Rahattırlar.
Kendisiyle arasında çelişki yaşamayan birinin başkalarıyla yaşayacağı çelişkilere aldıracağını mı sanıyorsunuz. Siz aldırır mısınız? İç huzuru duyduğunuz bir konuda başkalarının kınamasından (veya başkalarıyla/toplumla çatışıyor olmanızdan) rahatsız olur musunuz? Meselâ utanır mısınız?
Elbette hayır!
Aldırmazsınız. Aldırsanız bile rahatsız olmazsınız. Rahatsız olsanız bile utanmazsınız. Kırmızı ışıkta geçen kimseler utanmazlar. Yakalandıklarına üzülürler sadece.
Gerçekte anlaşılması, tartışılması gereken de tamıtamına bu psikoloji! Dindarca bir psikoloji... iki yüzlü bir yaşam sürmek zorunda kalmak... hem suçlu, hem günahkâr olmak... sema ile arzın arasında sıkışmak... yani din ile dünya arasında... yani akıl ile vahiy arasında... yani vicdan ile toplum arasında... rezil olmak... Orada öyle Burada böyle..!Demek "orada öyle, burada böyle!" ha...
Almancı akrabalarınıza sorun bakalım; "orada", yarı militer birtakım unsurlarla gizli örgüt kurup ortalığı cinayet ve tedhiş ile ürküterek hükümet devirmeye kalkışan unsurlar, batılı birtakım basın organlarından ve derin bürokratik mercilerden destek görebiliyorlar mı? Sorunuz hele, ülkesinin parlamentosunu çalıştırmamakla öğünen politik unsurların yeri Batı dünyasında legal platformlar mıdır, yoksa tabiat tarihi müzesi mi?
Haydi sorun! Resmi ideolojisine "kıble" diye "Batı"yı koymuş bir ülkenin "aydın" takımı, hem batıcı ve pozitivist bir aydınlanmacılığı savunurken aynı zamanda batılıların koyduğu evrensel hukuk normlarına ağzını büzebiliyor mu?
Tarayın Batı'nın beşeri coğrafyasını; laikliği, demokrasinin önüne koyup "bize Cumhuriyet yetişir, demokrasi olmasa da olur; zaten halkımız gidip hep gericilere oy veriyor" diyen bir zümre ile karşılaşacak mısınız?
Dürüst olun, delikanlı olun, samimi olun: Batıcıysanız samimiyetinizi ispat edin; değilseniz açıkça söyleyin, en azından "biz Baasçıyız arkadaş" deyin, "totaliter ve otoriter bir yönetim istiyoruz" deyin, sonra da gelin canımı yiyin.
Ama en azından iki asırlık batılı sosyalist kültür birikiminin, birkaç aşiretvari sendika ağasının dayılanmasında mündemiç bulunduğunu ileri sürmeyin; gülünç oluyorsunuz! Aşk Serab OIur....Söylemek istesem gönüldekini
dilime dolanan ıstırap olur yazsaydım derdimin ben bir tekini ciltlere sığmayan bir kitap olur Ne yaman çileli bir insanmışım sunulan her zehri şifa sanmışım ah ne aldanmışım, ne aldanmışım aldanan gönülde aşk serap olur. Vecdi Birgül April 22 Çay bahanesi..Konuşan heva ve hevesler değil, hakikatler olmalı; yalnızca hakikat konuşmalı. Herkes o hakikatlerden istifade etmeye çalışmalı. Bilmeyen bir bilene sormalı, bilen bildiği kadarını hak namına söylemeli ama kat’iyen demogoji ve diyalektiğe girmemeli. Bir araya gelişler bu maksatlara mâtuf olmalı, bu maksatları gerçekleştirme gayesiyle bir yerde oturmalı; orada yemek de yenecek veya çay da içilecekse, yemek ve çay tâli’ dereceden ve asıl gayeye bağlı olmalı ama doğrudan doğruya yeme–içme, oturup ahbaplık yapma, eğlenme ve manasız pikniklere katılma gibi mâlâyânî şeylere girilmemeli… Girilmemeli; zira iki cihan Serveri buyuruyor ki: “Mâlâyâni şeyleri terk etmesi Müslüman’ın İslâmiyet’ine ait güzelliklerindendir.” March 23 Neden İngilizce..?İngilizce deyip geçemezsiniz. İngilizce sayesinde bir-kaç milyar insanla irtibat kurabiliyorsunuz. Bugün dünyada hem bir haberleşme, hem de ilim dili olmuş. Özel okullarda öğrenciler İngilizce’yi öğrendikleri gibi, çok iyi Türkçe de öğreniyorlar. Zaten başka türlü de Türkçe’yi öğretemezdiniz ki! Türkçe’yi dünya dili haline getirme de bu yollarla gerçekleşebilir. Sonra bir dilin ehemmiyet ve yaygınlığı, biraz da onu konuşan milletin dünya dengesindeki gücüne bağlıdır. İngilizce’nin arkasında bugün Amerika gibi bir ülke var, İngiltere var. Ne zaman siz de dünya muvazenesinde bir devlet, bir ülke olursunuz, dıştaki dost ülkeler ve devletler de bu seviyeye yükselir; işte o zaman Türkçe de dünya dilleri arasındaki yerini alır.
Biz, dilimiz gibi, ilimleri de ihmal ettik. Yeniden dirilişimiz, ihmallerimizi gidermede yatıyor. Bu günah için içten bir tevbe etmeliyiz. Günah hangi türden işlenmişse, tevbe de o türden bir sevapla olabilir. Evet, telâfi edilmesi gereken neyse, onu telâfi etmekle tevbe etmiş oluruz. Millet olarak, üç asırdır en önemli günahlarımız ilimde geri kalma, fakirlik, iftirak (ayrılık) ve cehalettir. Bu günahların tevbesi de, ancak millet olarak zenginleşme, bütünleşme ve ilimden geçer. Bunları gerçekleştireceğimiz âna kadar, tevbemiz tamam değil demektir. Biz, çok günah işledik. Mesela; şahsî hayatımız adına hangi fedakârlıkta bulunduk? Sürekli sancı içinde keşiften keşfe koşan beyinler yetiştirdik mi? Büyük günahları biz 7 biliriz, halbuki niye 700 değil ki? Aşk-Şevk-iştiyak-rıza-TemkinSeven için aşk u iştiyak en yüksek bir paye, sevgilinin arzu ve isteklerinde eriyip gitmek de en erişilmez bir mazhariyettir. Muhabbetin mebdeinde tevbe, inâbe, evbe, teyakkuz, sabır gibi sevgiye giriş esasları; müntehâsında da aşk, şevk, iştiyak, üns, rıza, temkin.. gibi konumunun hakkını verme hususları söz konusudur.
Seviyorum diyebilmek için kendinden, kendi isteklerinden arınmak, muhavere ve müzakerelerini hep O’na bağlamak, O’nu ihsas eden hususlar çerçevesinde dönüp durmak, O’nun tecelli edeceği mülâhazasıyla göz kırpmadan beklemek, bir gün mutlaka teveccüh buyurur düşüncesiyle yıllar ve yıllar boyu durduğu yerde kararlı durmak sevgi yolunun ilk âdâbıdır:
Bu yolda bütün bütün sevdalanmaya muhabbet ve aşk; sürekli köpürüp duran arzu, istek, neşe ve sevince şevk; bütün bunların, insan tabiatının önemli bir derinliği haline gelmesine iştiyak; sevgilinin her türlü muamelesini gönül hoşnutluğuyla karşılamaya rıza; duyma, hissetme, maiyyette bulunma mazhariyetinden ötürü kendinden geçme.. gibi hislere karşı dikkatli ve ölçülü davranmaya da temkin demişlerdir. |
Buyurun biraz birşeyler okuyalım..! Keyf(im)yok... olacak sanırım.. o da olacak... sende huzur bulacaksın.. bir sabah güneş doğarken sende herşeyi değişmiş bulacaksın.. kimse seni terketmemiş olacak.. ve yine nefes alıyor olacaksın.. ve bakacaksın aa güneş yine doğmuş.. ve bakacaksın kuşlar yine ötüyor.. yani bir sabah.. bir sabah kalkacaksın ve herşeyi değişmiş bulacaksın.. akşam bıraktığında öyle değillerdi.. ne güzel değil mi.. herşey değişecek.. küçük şeyler mi.. olur mu.. huzurun adresi küçük kağıtlara yazılı ve olasılık olarak çekilişteyiz.. hadi bir daha dene.. olasılık % ...? umutlu ol.. ve mutlu...
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|